demiryolu

Uyanmak!

Küçücük, havasız, kasvetli bir odada uyanmak…

Bak bu çok ağlayacağım bir ayrıntı olurdu; ben daha bu şehre gelmeden, daha bir kerecik bile bu şehri görmemişken, ilk defa aşık olmuşlar gibi, kör aşıklar gibi, bir zamanlar bu şehre methiyeler dizerken.

Kalkar kalkmaz pencereye koşuyorum…

Önünde balkonu varmışçasına , olsa olsa saksılara balkonluk yapmaya yetecek kadar küçücük balkon demiri konmuş tipik serencebey yokuşu apartmanı penceresine… Belki de o yüzden yapmışlardır? Öyleyse şapşallığıma gülmeyin lütfen.

O; bir ucunu istihbaratların, bi ucunu tinercilerin tuttuğu, burjuva yokuşuna küllerimi savurmak…

Pencereden az eğilsem; bir aralık deniz, bir yüzgörümlük boğaz . Ama sabahın köründe, hemencecik, sigaradan başka aksiyona girmek o denli kolay değil. Ama ben sigara içmem ki?

Herhangi bir şeyin bağımlısı olmaya hayır!

Söndürüp sigarayı, pencereden aşağı atıyorum. Arkamı dönüyorum, bir cephesi pencerelere ayrılmış , tek kişi için büyük bir oda. Kime göre, neye göre derdim bunu yazan değil de, okuyan ben olsam…Ben burada uyanmadım ki! Belki de bir yıl oldu ben bu odada uyanmayalı. Ve geçen bir yıl nasıl hırpalamışsa hafızamı; odaya dair, eve dair hiç bir görüntü kalmamış.

Pencereden dışarı atlamak!

Yokuş aşağı dört nala, yokuşun dibindeki köprünün altından geç, durakta okul otobüsünü bekliyorum. Otobüsler; belediye otobüsleri, halk otobüsleri; işçileri şehrin sokaklarının, kıt-kanaat vasıfsız memurları… Minibüsler; atak, uyanık serbest meslek sahipleridirler. Metro; beyaz yakalılar, Vapurlar; girişimci kafalar… Taksiler kazıkçı tüccarlarıdır, yolların. Evet herkes gibi ben de yaşlı bir taksiciden kazık yemekten korkarım, gerilirim…

Sahilboyu işçi bir otobüs bekliyorum. İşçi öğrenci kardeştir!

İstanbul’un erken bir sonbahar sabahı. Bir gömlek bir pantolon var üstümde? Hava soğuk değil demek ki! Okul başladı diye sonbahar zaten, yoksa havadan değil… Buradan geçmez okul otobüsü. Buradan otobüsler beyoğluna, eminönüne geçer. Ne denli kaçmalıktır okuldan oralar…

Ama o okula gidilecek!

Arkamı dönüp beşiktaşın barbaros caddesinden yokuş yukarı yürüyorum. İlk defa garipsedim bu caddenin adının “barbaros” olmasını. Sonuçta adam denizciydi , hani denizden dağa çıkan -şimdi gökdelenlerle dolmuş, dağlığından utanmış- bir asfalta adının verilmesi… Çok mu bilinçli bir hareket, rodoslular yapmıştır.

Hem neden boğazı, denizleri tek isme peşkeş çekioruz ki?

Sezen aksuya, Sait Faik’e birer isim versek? Denizin ortasından, karasız, taşsız, topraksız, saf sudan… Sınır mı gerek isimlendirmek için illa? Çocuklarım olursa, yani birden çok, yani olur da olursa, hepsine tek isim koyacağım ;deniz mesela… Hepiniz benim için aynısınız, hepiniz deniz… Vakti geldiğinde herkes kendi ismine kendi karar versin. Kendi isminizi kendinizi bulana dek, kendiniz,benim için aynısınız. Alın işte şimdilik benden size deniz…

Neyse artık yokuş yukarı işçilerle, körüklü, eski, yeni, yeşil, mavi, kırmızı işçilerle…

Ben kürtlerin sarı, yeşil, kırmıızıdan da öte; yeşil mavi kırmızı seçmelerini isterdim. Ben de kürdüm ama biraz fazla genç, fazla kin tutmaz, fazla beyaz bir kürt, sanırım hiç bir zaman bu konuda kaale alınmayacağım, zaten konuşmayacağım da hiç…

Ağzına kadar dolu bir otobüse, bir sürü insan sığacak, sığıyoruz işte…

Daha bugün demiştim, metrobüste, arkadaşa, şu yandaki trafik sıkışıklığı da olmasa, metrobüs çekilmez, diye. Şoför sevmedi bu dediğimi. Sığışıyoruz nasılsa ve nasılsa bir şey buluyoruz avunacak, herşey de olduğu gibi işte. Biner binmez ne de güzel kız diyorum. Takım elbiseli, kulağında beyaz kulaklıkla, havalı, 20li yaşlarda bir erkek … Ya satış danışmanı, ya bankacı, işe yeni başlamış. Teyzeler ayakta… Ben de oturuyor olsam, sabahın bu saatinde, hemen uyurdum ki; teyzelerin ayakta olmasının vicdan azabını yaşamayayım. Otobüsün tam ortasında parfümlü iş kadınları, etiler bankalarının ortak özellikleri… Ağzına kadar dolular bunlarla. Ve tabii üniversiteden, liselerden bir sürü!

Parfümleri de var beraberlerinde, insanların…

Nedense, otobüsün tam ortasına gelince burnumu alıyor, parfümlerin başağrısı… Ya yeni kafama ulaştı yada çok parfüm sıkan insanlar ortada gidiyorlar, çok saçma. Koku, kalabalık, uyku, dertli, bezgin insanlar…

Şimdi de soförün sesi; Arka taraf boş!

Arkaya doğru gittikçe; oturan öğrenciler, ergenler, temizlikçi teyzeler, hocalar, bankacılar,dertliler, dertsizler, koltuklar, çantalar, insanlar… Sabahın bu saatinde; mecbur kalmış, okul denen anlamsızlıkla kendini kandımış, bir de hırslı insanlarla dolu olur, en çok da ortaları otobüslerin . Ben daha ön kapıda kalakaldım.

Otobüste ön kapıda sıkışmışken, hemen dibimdekileri kesmek, izlemek yürek ister.

Şoförü kesiyorum ara ara, göz göze gelmemeye çalışarak. Şoförler ne hisseder ki yolculara karşı? Sabahları hem trafik, hem otobüs dopdoluyken, sımsıkı, sıkışmış hiseetmezler mi? Çok sıkılırdım…

Şu kadın ne hissediyordur?

Sarışın, estetik, alımlı, yada ne düşünüyordur. Kulağında kulaklık olan takım elbiseli genç? Bankacı kadınlar, temizlikçi teyzeler. Teyzeler de kadın değil mi, yahut onları benim için daha az kadın yapan ne, ya da teyze daha mı çok kadın demek… Çok şapşalım. Öğrenciler ne düşünüyor, o hasta vardı bitane ona ne oldu? Ama siz bana inanmayın yine de. Sonuçta onlar yoklar, yahut varlar? Bense sadece şoförü görebiliyorum.

Otobüslerde herkes yabancıdır, herkes eşittir.

Sanki herkesin gücü, parası, eğtimi, havası aynıdır. Mesela , yemez kolay kolay en arkaya kadar insanları yarıp geçmek… Yaptığın her hareketi açıklarsın, en yakın arkadaşlar bile otobüslerde yabancılardır. Daha bir resmi, daha bir ciddi, daha yalnız, daha teklerdir. Yanlarında kim olursa olsun. En çok kendini hisseder, tanır görür… 20 saat de, 15 dakika da fark etmez; en yanı başındakine daha önceden güvenmiyorsan, otobüste de güvenemezsin .
Ama işte bunların hepsi dönemimin o “salak empati” takıntısının suçu. Hiç bir insanı, hiç bir zaman, hiç bir yer için, hiç bir kimsenin tam anlayabileceğine, hakkında ahkam kesecek yeteriliğe sahip olacağına inanmıyorum! Şoför de şoför işte, bilse düşündüklerimi atmalıdır beni.

Zaten şoför değil otobüs olsam istiyorum ben! Otobüs olmak birde sabahın bu saatinde…

Yatağımdan kalkıp elimi yüzümü yıkayıp kahvaltı yapıyorum. Gecelik kıyafetlerimi çıkarıp, gündüzlük kıyafetlerimi giyiyorum. Gün eskidikçe, karardıkça, nasıl kararmışsa, nasıl eskimişse, gösterişsizleşmişse öyleler, gece kıyafetlerim de. Sabahın ışığıyla, yeniliğiyle orantılı olarak da kıyafetlerim yenileniyor, üstüm başım aydınlanıyor. Dinç bir şekilde evimden çıkıp bir araca biniyorum. O günkü sorumluluğum neyse, onun peşinden. Başka bir hayata gidiyorum ve bir araca biniyorum. O araçla gidiyorum, geliyorum. Gece bambaşka bir insanım, gündüz bambaşka… Gece örtünüyorum, evime kapanıyorum. Yada en azından, çoğu insan, genelde böyle yapar. Ama otobüsler?

Bir otobüssen; çok da vaktin yoktur, kendi kendine bir seçim yapma özgürlüğün yoktur, kıyafetlerin yoktur, değişemezsin. Yorulunca istedin diye dinlenemezsin. Sen yoksundur aslında, var olduğunu dahi bilemezsin, çünkü düşünemezsin. Gidersin, gelirsin ama bilemezsin, arkadaş edinemezsin, sıkılamazsın. Şoför emekli olur, yolcular değişir, yollar değişir, binalar… Gidip gelmelerin, benzinin fiyatı, lastiklerin değişir, seni de boyarlar; bak bu bakımdan insansın. Ama otobüssen eskirsin, büyümezsin, öğrenmezsin, gün geçtikçe güçlenmezsin ama eskirsin.

Bir otobüs düşünemez, göremez ,duyamaz, hiç bir şey yapamaz. Peki sadece beş duyusu olsaydı ve bunlarla ayırt edebilseydi dünyayı? Yada ben bir otobüs olsaydım, nelerim olsun isterdim? Evet daha az karmaşıklaştırmak adına şöyle diyelim; şuan bir otobüs olabilsem? Otobüsün her yaptığını yapacak, bir 559C kodlu istanbul halk otobüsü gibi; her sabah 05.00 – gece 01.00 arası taksim-rumelihisarüstünü gidip geleceğim. Yüce insanlığımdan vazgetiğim için de; bana istediğim bir kaç ekstra özellik verilebilecek, biraz seçkin bir otobüs olacağım.

Görmeyi isterdim heralde? Ama göreyim de, gördüklerimi umursamayayım isterdim. Sevinmek peki, oda yok haliyle. Sonuçta birilerine sevineceksem, birilerine sevinmeyeceksem? Sevinmediklerime üzüldüğüm söylenebilir, olmadı. Herkese sevinsem, bunun için de göze ihtiyacım yok. O zaman sevinmekten bir lezzet almam. Gördüklerimi ayırtedebileyim? Ama ne diye ayırt edeceğim ki? Zengin-fakir, yakışıklı-çirkin, kibirli -kibirsz, havalı-sönük, yaşlı-genç, uzun-kısa? Göz olmaz! Burun, bir otobüs için hiç çekici değil. Sadece ayırtetmek için kullansam, ama hiç bir duygu oluşturmayacaksa… Kulak, sesler, ayırtetmemek? Sanırım duyu organları dertsiz başa bela, tamam o zaman…

Hislerim olsun sadece, beş duyu organıyla etkilenmeyen, onlara ihtiyaç duymayan. Bir otobüste ne varsa onlarla ne hissedebilirsem artık? Evet, bir otobüs dümdüz bir otobüsüm, ama hislerim var. Hiç dışarıyla bağlantım olmasa, hiç fark etmezsem? Sadece sıkılma duyum olur sanırım, sadece sıkılırım… Hayal kurabilir miyim acaba? Dünyan komple bir griliğe hapsolsa , dümdüz sadece gri ? Hayal kuramazsın ki, hayal için diğerlerine ihtiyacın var; hayvana, taşa, yağmura, göğe, sevmeye, eriğe ihtiyacın var…

Bir otobüs hiç bir şey yapamaz, hiç bir şey olamaz.Peki sadece hissetsem, derimle hissetiğim kadar… Sadece hissetse ağırlıkları, elleri, soğuğu, sıcağı, anlamlı da olsa bunlar?Ağırlıkla ayırtetmek, farklılaştırmak, çok insani, çok hayvani, çok düz. Hisssetikleriyle ayırtetse insanları; mutlu, mutsuz, ümitli, ümitsiz… Hissetse, sadece dokunarak; korkmuş, cesur, kendine güvenen, tedirgin, yalnız hissetse ama hiç bir şey yapamazsa, yapmak da istemese, sadece hissetse…

Bir otobüs dolusu insanı yıllarca taşı ve hisset. Belki ona göre rengin değişir. Ben bugün üzgünleri tatşıyorum griyim, heyecanlılar var bugün kırmızıyım, turuncuyum, yeşilim. Sadece bi yere gitmek için değil, hissettikleri için de binseler insanlar bir otobüse. Bir otobüs olmak da çok zor… Neredeyse bir insan olmak kadar zor. Otobüslerce dolu insanı taşımak da, onların dertlerini taşımak da zor…

Tavana kilitilenmiş gözlerim, küçük bir oda, üsküdardayım yatakta sımsıkı sarılmışım, sevmekten asla pişman olmadığım, pişman olmayacağım yorganımla sarmaş dolaşım. Bir otobüs olup sabahtan başlayıp, akşama kadar bir otobüs dolusu insan taşımak, dertli, mutlu… Yorganı kafama çekiyorum, çok zor… Ama insan olmak, her sabah kalkıp bir hayat dolusu sorumluluk yüklenmek de çok zor. Hepsini hissedip, görüp, duyup,dokunup, birşey de yapabileceğini düşünüp yaşamak çok zor. Ama şüphesiz insan da olsan otobüs de olsan en zoru; uyanmak.

spacer

Leave a reply

(gerekli)